
yazıma belirli bir hedefi olmayan adamlardan biri olarak, nerede okuduğumu hatırlamadığım havaya atılan bir ok ile hedefe atılıpta tutturulamayan bir ok arasında fark yoktur (öss olabilir) sözünü tasdik ederek başlıyorum. peh! açık sözlü (bana göre patavatsız) insanlarda bir artış gözlemliyor musunuz sizde? yahu nereye gitsem, kime denk gelsem kusura bakma arkadaşım ama ben böyleyim (!?) neler oluyor hayatta? ya dünya çok ufak hakikaten, ya da sibiryadan bir cesaret dalgası vurdu götürüyor bizimkileri. hayır kusura bakma arkadaşım ama ben de bazen bozuluyorum bu duruma! içine atma out-dışarı çemkirme in bu yıl. neyse neşeli olun, genç kalın. yabancı turistler gelmeye başlamış show tv haberlerine dikkat ederseniz; arkada sarı sarı hemşireler zam haberlerinde.

~ 18 Haziran 2008 @ 09:31
KRALİÇE’NİN ARDINDAN…
Metalar dünyası büyüdükçe insanlar dünyası küçülür
K. MARX
Kartel medya başta olmak üzere bütün AB ve ABD’ciler oturup ağlayacaktı. Nedense Türkiye’de hiçbir demokratik açılıma destek vermeyen AB ve diğer emperyalist güçler AKP’nin kapatma kararı üzerine uyarı üstüne uyarı yaparken işbirlikçileriyle birlikte sanki yas tutuyordu. Bu aşamada kraliçenin onca ülke varken kalkıp Türkiye’ye gelmesi şaşırtıcı olmadı. 17 Mayıs’taki (2008) gazetesindeki köşesinde İlker Sarıer’in tespitleri oldukça güzeldi. Sarıer medyayı lafı dolandırmak ve kraliçenin TC ziyaretinin altındaki gerçek nedenler konusunda aydınlatıcı olmamaktan sorumlu tutuyordu…
Menderes’le başlayan, Demirel’le süren, Özal’la aşama kaydeden ABD güdümlü siyaset Tayyip Erdoğan’la en pervasız düzeyine ulaşmıştı. Yazara göre Türkiye’ye gelişin sebeplerinden birisi taktik nedenle; BOP çerçevesinde Türkiye’nin AKP tarafından iyice ABD çıkarlarına hizmete sokulur hale gelmesi idi. İngiltere bölgedeki enerji kaynaklarına ilişkin pastadan pay almak, pastayı sadece ABD’ye bırakmak istemiyor. Başbakan “Ben ülkemi adeta pazarlamakla mükellefim” diyordu. Türkiye’nin büyük ölçekli TÜPRAŞ, Erdemir, PETKİM, Seydişehir Alüminyum, TELEKOM gibi en önemli varlıkları elden çıktı, sözde Avrupa Birliğine uyum gerekçesiyle toprak satışları serbest bırakılmıştı. Bölgede varlık elde eden egemen olan güç enerji kaynaklarına da hakim olacaktır.
Türkiye demokrasisi cemaatlerin, mafyanın ve bezirgânların ellerine teslim edilmiştir.
Sonuna kadar gidebilecek ABD’nin güdümündeki güçlü bir sağ parti her zaman sözde demokrasi nutuklarına rağmen ABD’nin işine gelmektedir. 1 Mart 2003’te meclisten geçmeyen tezkere bunun kanıtıdır. AKP daha sonraki kararının ertesinde genel seçimi büyük bir farkla kazandı. 2007 seçimlerinde yüzde 47’lik oy oranıyla ABD güdümünde yeniden iktidara geldi. Adı başından bu yana AKP’yle anılan tarikat lideri ise ABD’de emrine amade kılınan çiftlikte ve özel devlet koruması altında yaşıyordu.
ABD imparatorluğu gölgesinde ‘imparatorluk’ düşleri adım adım devreye sokulmaya çalışılmakta. Hatırlarsanız buna benzer taktiklerden biri İngilizlerin 1850’lerde Osmanlı toprakları üzerinde başına güdümündeki sözde bir halifeyi getirecekleri “Yakın Doğu Konfederasyonu” projesiydi. Ayrıca küçük devletlere bölünmek anlamına gelen “Balkanizasyon” politikası da akla geliyor. İngiltere bölgede yeniden egemen güçlerden biri olma peşinde, gezinin stratejik yani ikinci nedeni budur demeye getiriyor aşağı yukarı bana göre Sarıer: “Kraliçenin adamları, AKP iktidarından bölgeye ilişkin bir takım isteklerde bulunmak için gelmiş olmalılardır”…
Emperyalizmin tüm dünyada ve ülkemizde, temelinde özelleştirmenin olduğu yürürlüğe sokulan bu saldırı, aslında bir işgal harekâtından farksızdır. Öte yandan işbirlikçileri din, İman diyerek halkı uyuturken hızla kendi burjuvasini oluşturmaya çalışıyor. Bunun tipik örneği bizzat ekonomiden sorumlu bir AKP bakanı. Bilindiği gibi Unakıtan, oğlunun gümrük vergileri arttırılmadan hemen önce 4 bin ton çerezlik mısır ithal etmesini “Oğlumun tavukları var, yem onlar!” diye açıklamıştı. Aynı şahsiyetin mensubu bulunduğu partiyle kentsel dönüşüm yapacağız deyip yoksulların gecekonduları başlarına yıkılırken tapusu olmayan araziye kaçak villalar yaptırmıştır…
Kraliçenin ziyaretinden önce yayınlanan “İngilizler 150 Bin Konut Alacak” başlıklı haber (Cumhuriyet, 05 Kasım 2007) dikkat çekiyor. Ege ve Akdeniz kıyılarındaki araziler İngilizlerin ilgisini çekiyor. Türkiye’nin enerji gibi toplu konut politikası da tamamen dışa bağımlı hale gelmiştir. Türkiye’de faaliyet gösteren şirketin pazarlama müdürünün açıklamasında da İngilizlerin dünyada en çok gayrimenkul alan milletlerin başında geldiği belirtiliyordu.
Türkiye giderek hem İran’laştırılıyor, hem de başında emirlerin, şeyh’lerin bulunduğu bir Arap ülkesine benzetilmeye başlıyor.
Türkiye gezisinde Kraliçenin first leydilerle çekilen fotoğraflarıyla birlikte birkaç ay önce Bush’un Ortadoğu gezisinde Laura Bush’un Birleşik Arap Emirlikleri’nde objektiflere yansıyan (baştan aşağı çarşaflara bürünmüş kadınlarla çekilen) resimlerdeki gibi görüntüler süsleyecekti dünya medyasını ya, Sarıer aynı yazısında büyük medyanın ikinci cumhuriyetçi yazar çizer takımını olayı sadece bu yönüyle değerlendirmekle yetinme yanlışlığına düştüğü için eleştirmişti.
Özelleştirme, istihdam ve tarım politikalarıyla ülkemiz giderek daha bağımlı hale getirilmiştir. AKP hükümet olur olmaz tıpkı Menderes, Demirel, Özal’ın iş bitiricilik geleneğine uyarak inşaat sektörüne el attı. Duble yollarla, tünellerle, alt geçitlerle vs. palyatif çözümler aradı. Ancak halkın temel sorunlarına hiçbir sonuç getirmeyen bu kısa vadeli yatırımlar tüketimi ve dışa bağımlılığı arttırıp enflasyonu körükleyen harcamalardı. İşsizlik ve yoksulluk çığ gibi büyümüştür. Bir yandan kentsel dönüşüm ve toplu konutçuluk adı altında istimlak edilen yoksul mahallelerde ve kentlerin önemli mevkilerinde dubleks, tripleks daireler, lüküs villalar vs. inşa edilirken öte yanda sosyal devletin asıl işlev kazandırılması gereken devlet demir yollarında, tersanelerinde bakımsızlıktan ilgisizlikten iş kazaları ve kayıplar artmaya başlamıştır. Devlet TOKİ eliyle emlak pazarlamasıyla uğraşırken tamamlanmayan sosyal tesisler çürümeye terk edilip, eğitimde nitelik ve yaygınlık yerini türban tartışmaları almıştı.
Memleketin altı üstü talan edilmektedir.
Demokrasiyi yurtdışında “demokrasiden nasibini almamış ülke” olarak niteleyerek türban konusuna indirgeyen Başbakan, Denizli’de olduğu gibi yandaşlarınca koşulsuz desteklenmesi gereken bir lider haline sokulup adeta putlaştırılmıştır. Zamanında Amerikancı DP nasıl el öperek el üstünde tutulmuşsa aslında ABD’nin parlattığı yeni bir yıldızı olarak AKP’de cemaatlerle birlikte el üstünde tutulmaktadır. 1990’ların başından bu yana Yargıtay’ın da suç kabul ettiği hükmün işlevini yitirmesiyle birlikte nasılsa Sovyetlerin dağılmasını müteakip bir tarikat devreye sokuluvermiştir. Bu tarikatın kökenlerine temel aldığı kaynaklardaki söylemlere dikkat edildiğinde ideolojik yan ön plana çıkarılmaktadır. BOP esbaşkanı sayılan AKP lideriyle birlikte cemaat liderinin de projeyi tamamlayan unsur haline geldiği apaçıktır. 12 Eylül darbesiyle tamamen dibi kazınan ulus devletin kazanımları yok edildikten sonra din yoluyla siyaset yapan bezirgânların önü açılmaya başlanmıştır.
Bursa gerçeği…
Bursa, Kraliçenin ziyaretinde Başkentten sonra ikinci duraktı. Bursa gezisi üzerine çeşitli faraziyeler ileri sürüldü. Kimi Cumhurbaşkanının memleketine torpil saymasınlar diye Kayseri’nin yerine Bursa’nın seçildiğini, kimiyse şu aralar okuduğu kitapla Osmanlı tarihine merak saran Kraliçenin isteği doğrultusunda Bursa’nın tercih edildiğini belirtmişti. Yine en anlamlı ve mantıklı yorumu Cumhuriyet gazetesindeki köşesinde Oktay Ekinci’nin yaptığını düşünüyorum. Ekinci’ye göre (muhafazakârlığıyla ünlü şu ara AKP’nin kalesi konumundaki bir kenti) tercih edişle “adeta 1920’lere inat gösteriler şeklinde…” yasal monarşiyle yönetilen bir ülkeden AKP’ye koşulsuz bir destek ve kim ne derse desin üstelik İzmir dururken laikçilerle bir hesaplaşma var gibi gözükmektedir.
Bursa bu ara kapitalizmin peşkeş uygulamalarına verdiği adlardan biri olan “Yap-İşlet” modelinin en sık uygulandığı illerden biri. Bursagaz, 2004′te özelleştirilen ilk şehiriçi doğalgaz işletmesi. Başbakanın damadının yöneticiliğini yaptığı holdinge bağlı enerji şirketine devredilen kuruluş bir süre önce zam talebiyle ve yabancılara aktarılan hisselerle gündeme gelmişti. Bu tür işletmeler ürettiğinin fazlasını devlete geri satmaktadırlar.
Bursa’nın içme suyunu sağlayan belediye kuruluşunun tamamen özelleştirilmesi ise bir süre önce gündeme gelmiş bu konu uzun süre tartışılmıştı. Bugün Türkiye’nin en pahalı suyunu kullanan ulaşımın en pahalı olduğu illerden birisidir Bursa. Bursa Büyükşehir Belediyesinin icraatlarından birini duyuran bir haber geçenlerde dikkatimi çekti. Haberde “Büyükşehir Belediyesi Terminal bitişiğindeki 94 bin metrekarelik arsasını uluslararası bir market zincirine sattı” deniyordu. Kısa bir süre önce yine kent merkezi olarak ayrılan önemli bölgede açılan alışveriş merkezinin 30 yıllığına cüzi fiyatla yap-işlet-modeli yoluyla işletme hakkının bir tanesi yerel medya patronu olan 2 holdinge verilmesi de Oktay Ekinci’nin vurguladığı bir gerçeği ortaya seriyor, Ekinci “Bursa’ya TMMOB reçetesi” başlıklı 25 Ekim 2007 günlü yazısında sempozyumun bildirgesinden bir alıntıyı aktarıyordu: “Kentsel rantın paylaşılmasında medya kullanılmakta, bağımsız gazetecilik gün geçtikçe zorlaşmaktadır”. Sadece Bursa’nın değil bu Türkiye’nin de bir gerçeğidir…
Bursalılar toplu konutçuluk adı altında da ilginç uygulamalara tanık oldular.
Milyonlarca metrekarelik arazinin yabancılara satıldığı dönemde AKP’li Bursa belediyeleri de sosyal devlet ve belediyecilik anlayışıyla uzaktan yakından ilgisi olmayan projelere girişti. Sanırım bunlardan en ilginci de Hikmet Şahin’in yönetiminde Bursa Büyükşehir Belediyesi’nin uygulamasıyla gerçekleşti. Hamitler adlı toplu konut alanındaki konutların konumuna göre hak sahiplerine dağılımını gösteren planın kura çekiminin ardından değiştirildiği ortaya çıktı. Isıtma ve elektrik donanımı tamamlanmadan hak sahiplerine teslim edilen kent merkezine oldukça uzak Hasanağa bölgesindeki toplu konutlar Bursa dışındaki kişilere bile pazarlandığı halde beklenen ilgiyi görmedi. Yıldırım’da kestane ağaçlarının bulunduğu 3.derecede doğal sit alanı olan bölgede imar planı değiştirilerek yapılan villa tipi lüküs konutlar ise dar gelirlilerin ihtiyaçlarına dönük olmaktan uzaktı.
Velhasıl toplu konut ve kent meydanı fiyaskosunun ardından başka bir tanesi de bir süredir yapımı süren ve açılmasında pürüzler ortaya çıkan yeni Yaş Sebze ve Meyve Hali. Kent içinde kaldığı yoğun trafik ve çevre kirliliği yarattığı için çalışanlara ve çevredekilere kabir azabı yaşatan eski halin yerine geçecek Görükle beldesi civarındaki yeni halin Bursa’nın Gürsu ilçesinde kısa süre önce Ticaret ve Sanayi Bakanlığı’ndan aldığı ruhsatla faaliyete giren hal nedeniyle ilgiyi yeterince görmeyeceği de söyleniyor.
AKP ve Bursa’daki kıyım politikası…
Bursa Büyükşehir Belediyesi’nin personel politikasının ise AKP politikalarından farkı yok. AKP’nin seçimlerde belediye başkanlıkları için aradığı yüksek okul mezunu olmak, dürüstlük, liyakat gibi kriterleri nedense daha sonra bizzat belediye başkanları tarafından Başbakan’ın “kendi kadromu bal gibi atarım” sözleri doğrultusunda değişti. Sağlık ve eğitim alanında binlerce atama yapıldı. Samsun’da ve en son Eskişehir’de gençlik ve spor müdürlüğü ile sağlık müdürlüğü il personel müdürlüğüne imamlar getirilmişti. Bursa basınında pek yankı bulmamasına rağmen Tüm-Bel-Sen Bursa Şubesi’nin açıklamasıyla Bursa Büyükşehir Belediyesinin garip uygulamaları da kamuoyuna yansıdı. Bir haberde Hikmet Şahin yönetimindeki belediye aleyhine belediye çalışanları tarafından atamalar ve görev yeri değişiklikleri nedeniyle 200’ü aşkın dava açıldığı belirtiliyordu (Kent gazetesi 2 Ağustos 2007). Örneğin iletişim fakültesi mezunu Tamer Uysal, Basın ve Halkla İlişkiler Müdürlüğü’nde görevliyken Hal Müdürlüğü binasına yollanmıştı. Uysal’a ise burada makbuz kestirildiğine işaret ediliyordu…
Türkiye’nin başta eğitim, sağlık gibi onca sorunu varken AKP’nin uyguladığı ekonomi politikasıyla iç ve dış siyaset anlayışının ne kadar yanlış ve halkın yararına olmadığı açıktır. Siyasal ve sosyal rant üzerine kurulu popülist, Cüneyt Zapsular, Unakıtanlar, Offer’lar, alidibolar ve benzeri isimler üzerine kurulu politikaların geleceğe ilişkin hiçbir umut verici yanı bulunmamaktadır. AKP sadece muhafazakârlığı ve tüccarlığı ile övünmektedir. Türkiye’de sıranın otoyollar, köprüler, barajlar, şeker fabrikalarına geldiği görülmektedir. Halkın sosyal güvenliğinden sonra onların toplumsal yaşam alanlarını kısıtlamak fütursuzluğun dik alası olacaktır.
Osmanlıya başkentlik yapan ve sahip olduğu anıtsal eserlerle “Osmanlı tarihinin dibacesi” addedilen Bursa’da, M.Kemal, 5 Şubat 1933’te ünlü “Bursa Nutku”nu dile getirmiştir. M.Kemal’in şu sözleri ise akıldan çıkarılmayacak anlamla doludur:
“Bu ülke batının emperyalizminden doğunun da vicdan sömürüsünden kurtulursa ancak o zaman aydınlık günlere kavuşur”.
Özgür KARAKAYA/Bursa
ozgkara@hotmail.com
~ 18 Haziran 2008 @ 09:32
BEREKETLİ TOPRAKLAR ÜZERİNDE
Tarihte öyle dönemler var ki yüzyıllara sığacak olaylar sanki küçücük bir zaman diliminde olup bitivermiştir. Ancak o kısa zaman parçalarında olan bitenler kazındıkları insanlık belleğinde kuşaktan kuşağa aktarılırken bıraktıkları derin izlerle yüzyıllara bedel olarak yaşar gider.
Bu üç sözcüğü ilk kez bir arada öğrencilik yıllarımda duymuştum. 1980’lerin başıydı. Üniversitenin kültür merkezinde izlediğim filme aittiler. Sonra yıllarca aynı sözcüklerin izini yeniden sürdüm. Ta ki Deniz’lerin anısının en canlı tanığı Erdal Öz’ün kitabı “Gülünün Solduğu Akşam”ın elime geçtiği zamana kadar…
Deniz Gezmiş’in savunma hazırlıkları yaptığı Mamak’taki hapishane odasını betimlerken yatağın köşesinde Orhan Kemal’in okunmaktan yıpranmış bir romanı vardı diyordu Erdal Öz. O roman “Bereketli Topraklar Üzerinde” idi. 1978-1979 yılında çekildiğini ancak daha sonra ortadan kaybolduğunu öğrendiğim uyarlaması şu aralar 28 yıl sonra yeniden vizyonda…
Sinemaya can veren biraz da edebiyattı başta. Uyarlamalar sinemacının mesleğini sanat olarak kabul ettirebilmek için başvurduğu bir yol gibi görünse de aslında bunu kolaylaştıran çaba olmuştur. İkisini de severim ama bir tutmam. Bu yüzden filmini hiçbir yerde bulamasam da daha sonra romanını alıp okumuştum “Bereketli Topraklar Üzerinde”nin.
Ülkemizde farklı çizgiden toplum sorunlarına eğilen ilk gerçekçi filmler 1964’te senaryosunu Vedat Türkali’nin yazdığı “Karanlıkta Uyananlar” (Ertem Göreç) ve Turgut Özakman’ın 1962’de yayınlanmış “Ocak” adlı tiyatro oyunundan Halit Refiğ tarafından uyarlanan “Gurbet Kuşları”ydı. Filmin diyaloglarını Orhan Kemal yazmıştı.
Türkiye’de sinemacılar kuşağının öncüsü Lütfi Ö. Akad gösterilmektedir. Akad öncülüğünün yanı sıra kendini izleyen yeni sinemacılar kuşağıyla aynı dönem içerisinde önemli filmlere imzasını koyup edebiyatta köy ve kent sorunlarıyla başlayan toplumcu gerçekçilik çizgisini, içgöçü konu alan Gelin, Düğün ve Diyet üçlemesiyle sürdürmüştü. Bir yanda Lütfi Ö. Akad’la ve sonraki kuşaktan Yılmaz Güney gibi sıra dışı, toplumsal çelişki ve gerçeklikleri ortaya koyan özgün ve yaratıcılar dışında sinemamızın başarısında, diğer yandan da edebiyatın özellikle toplumcu romanın katkısıyla bir gelişim sağlandığını göz ardı edemeyiz. Birçok edebi yapıtın tanınmasında da yönetmenlerin rolleri küçümsenemez. Bu aşamadan sonra ancak toplumcu yazarlara ait bazı öykü ve romanlar filme çekilmeye başlanmıştı: Cemo (Kemal Bilbaşar), Halkalı Köle (Bekir Yıldız) ve Karartma Geceleri (Rıfat Ilgaz) bunlardan sadece birkaçıdır.
Türkiye sinemasının ulusal ve uluslar arası başarısında da edebiyat ve sinemanın dayanışması göze çarpar. Ömer Kavur gelmiş geçmiş bütün nitelikli filmler sıralamasında “Anayurt Oteli” ile hala listelerin en üst sırasındadır. Berna Moran “Türk Romanına Eleştirel Bir Bakış”ta ezilmiş insanların romanı diye nitelediği dönemi incelerken Yusuf Atılgan’ın küçük bir Anadolu kasaba otelindeki katip Zebercet’inin hikayesini de ele alır. Fakir Baykurt’un “Yılanların Öcü” romanında rastladığımız Irazca’sı, mücadeleci ve etkin ana karakteriyle Metin Erksan’ın filminde bir kere daha sevilmiştir. Necati Cumalı’nın bir öyküsünden uyarlanan “Susuz Yaz” ise yurt dışında ödül alarak sinemamızın adını sınırların dışına taşırmayı bilmiştir. Daha sonra çekilen Gizli Yüz, Salkım Hanımın Taneleri ve Mutluluk gibi filmlerin de hepsi birer uyarlamaydı.
Türk sinemasına önemli katkılar sağlayan Orhan Kemal’in sinema diline aktarılmış romanları arasında Gurbet Kuşları, 72. Koğuş, Murtaza, Hanımın Çiftliği, Devlet Kuşu, El Kızı, Suçlu, Vukuat Var, Eskici Ve Oğulları yer alıyor. Yazar bazı filmlerin senaryolarının yanı sıra “Üç Arkadaş” adlı filmin bazı diyaloglarını yazmış, “Senaryo Tekniği” adında bir de inceleme kitabı yayınlamıştı.
Bursa hapisliği Orhan Kemal’in yazarlık yaşamında bir dönüm noktası sayılır. 1938 yılında Askerlik görevini yaptığı sıralarda ceza yasasının 94. maddesine muhalefetten yargılanıp 5 yıl hüküm giymişti. 1938-1943 yılları arasında yattığı Bursa Ceza Evi, 1940’ta Nâzım Hikmet’in buraya nakledilmesiyle tanışmasına vesile olur. Nâzım ustanın toplumculuk anlayışından etkilenen Orhan Kemal, şiir yazmaktan düz yazıya geçip ülkemizin en iyi romancıları arasına katılır. Dergilerde ilk öyküleri bu dönemde çıkar. 1956 yılında kaleme aldığı “Nâzım Hikmet’le 3,5 Yıl” adlı kitapta da bu konuyla ilgili anılarını aktarır (Nazım da sinemanın her alanında emek vermiş, 1937’de “Güneşe Doğru” adlı filmi çekmişti)…
Bereketli Topraklar Üzerinde eleştirmenler tarafından Orhan Kemal’in en iyi romanı gösterilmiştir. Moran’a göre, başarısının nedeni toplumsal gerçekliği doğru yansıtmasından kaynaklıydı.
Belki edebiyat tutkumdan belki de sinema aşkımdan Erden Kıral’ın filmleri beni hep mıknatıs gibi çekmiştir. Yılmaz Güney’e de asistanlık yaparak adım attığı sinemada yönetmenliğe “Kanal” filmiyle başlamış, salt yönetmen olmanın ötesinde sinemanın senaryodan kameraya ilişkin her alanda başarı göstermeyi gerektiren bir dönemin, yeni sinemacılar döneminin temsilcisi olmuştu; hakkında “Çağdaş yaklaşımlarla, yalın anlatımıyla özellikle yurt dışında dikkat çekti” diyordu Agâh Özgüç.
Önce “Kimse”yi, ardından sinemaya uyarladığı “O/Hakkari’de Bir Mevsim”i, bir çırpıda okuyup bitirmiştim. Ferit Edgü’nün yazdıkları yaşadığımız topraklarda insanları bugün hala aşamadığı o günkü koşullarda çatışmalarıyla çok iyi anlatıyordu çünkü. O öyküler mutlaka filme çekilmeliydi. Erden Kıral sinemanın önemli bir kuşağının temsilcisi olarak seçimlerini iyi yapmıştı. Hakkari’de Bir Mevsim haklı olarak ödül almıştı. Ayna, Av zamanı ve Mavi Sürgün de öyle. Bereketli Topraklar Üzerinde filmi ise o güne dek çekilen en iyi Orhan Kemal uyarlaması sayılmakta. Avrupa’da (Nantes ve Strasbourg) en iyi film seçildi.
Filmde yıldız oyunculuk sistemi yok, örneğin Nur Sürer de bu ilk filminde Tuncel Kurtiz, Yaman Okay ve Erkan Yücel ile beraber rol almış. Başrolde tarım emekçileri görünüyor diyordu Erden Kıral. Bu yüzden film yarı belgesel nitelik taşır.
Tuncel Kurtiz, Mahmut Tali Öngören ve Erden Kıral’ın senaryosunu birlikte yazdıkları filmde Köse Hasan, Pehlivan Ali ve İflâhsızın Yusuf’un çalışmak için Çukurova’ya gelişleri ve oradaki yaşantıları anlatılır. Önce bir fabrikada, ardından inşaatta, sonra da tarlalarda çok ağır koşullarda işçilik yapmaya başlarlar. Ancak basit bireysel dünyalarından koparak geldikleri kentte insanlık dışı üretim ve yaşam ilişkileri tüm çabalarına rağmen 3 arkadaşa kötü bir son hazırlar. İkisi hayatını kaybeder. Sadece birisi köyüne dönebilecektir:
“Lakin denmez be Mıstık. İnsanlığa sığmaz be. Ne dersen, insan dediğin bir insan ya canını vermeli insanlar için, ya da gölge etmemeli dünyamıza!” .
Orhan Kemal, daha sonra Bereketli Topraklar Üzerinde romanının bir nev’i devamı gibi olan “Gurbet Kuşları”nı kaleme almıştır. Bu defa üç arkadaştan hayatta kalanın oğlunun İstanbul’a gelişini anlatır. Aynı isimli filmle hiç ilgisi yoktur. Gurbet Kuşları adlı filmde ardı arkası kesilmeyen göç olayında büyük kentte tutunamayan ailelerden birinin geri dönüşü işlenirken bu romanda ise tüm engellere rağmen bir direniş anlatılır. Güç yaşama koşulları içinde halkın sıkıntıları dile gelmektedir. Bir dönem romanıdır.
1940′lı yıllarda iktidara gelen DP yurt dışından alınan borçlarla yıkım-yapım işlerine girişmeyi kendine vazife edinmiştir. Bu nedenle Anadolu’dan İstanbul’a akın akın insan göç etmektedir. Ancak İstanbul’da herkese ekmek varsa da, bir yanda lüküs yapılar yükselirken bunların yaratıcıları olan köylüler kendilerine barınma için gecekondu yapma uğraşı vermek zorundadır.
Orhan Kemal bu eserini 1953 yılında çektiği Altı Ölü Var (İpsala Cinayeti) filmine senaryosunu yazdığı Lütfi Ö. Akad’a adamıştır. Moran’ın, hakkında Fethi Naci’nin en iyi 10 Türk romanı arasında dediğini anımsattığı Bereketli Topraklar Üzerinde’den sonra onun devamı sayılan Gurbet Kuşları da önemli sayılan, kuzu postuna bürünmüş oy avcısı politikacıları çirkin yüzleriyle ortaya seren bir başyapıt. Yazar tüm eserlerinde olduğu gibi bu romanında da uyarıcı, yönlendirici ve gerçekçilik yolunu izlemiş, yaşadığı deneyim ve gözlemlerle halka daha iyi yaşamın olanaklarını anlatmak istemiştir.
TV kanalları sinema sanatının düzeyli örneklerini göstermek yerine toplumcu gerçekçi filmleri göz ardı edip piyasa işi popüler kültür ürünlerini tekrar tekrar vermekte. Kartelci medya kendi çıkarlarına odaklanmıştır. Günümüzde feodal kültür kentlilerin popüler kültürü haline getirilip ters yüz edilerek halka sanatsal araçlarla; diziler ve filmlerle özümsetilmektedir. Orhan Kemal, içinde bulunduğumuz dönem adeta bir replikası olan Gurbet Kuşları romanını sanki bunu tekrar alaşağı etmek için yazmış, mutlaka okuyun, Bereketli Topraklar Üzerinde’nin hem romanını okuyun, hem Erden Kıral’a ait 1961 Anayasasının görece özgür ortamının bir ürünü, bir dönemin yasaklı ve zayi olan filmini de mutlaka izleyin. Katledilişlerinin 36.yıldönümlerinde Denizlerin antiemperyalist, tam bağımsızlıkçı, demokratik ve gerçekten özgürlükçü mücadelelerinin ipuçlarını bulacaksınız.
Tamer UYSAL
dosteli16@hotmail.com
~ 23 Temmuz 2008 @ 13:28
bilgiler için teşekkurler